HAARP İYONOSFER ISITICISIDIR : Yüksek Frekanslı Aktif Aurora Araştırma Programı’nın kısa adıdır HAARP. Bilindiği gibi son yıllarda en fazla tartışılan konulardan birisi de küresel iklim değişiklikleridir.

İklimler İstenildiğinde Değiştirilebilir mi?

Bu tartışmalar uzun yıllardan beri yapılmaktadır. Bu gün gelinen noktada, bu tartışma daha bir can alıcı şekle dönüşmüştür. Çevre ve doğa şartlarını değiştirme mücadelesi, aslına bakılırsa son 50 yıldır devamlı olarak tartışılmaktadır ve ABD başta olmak üzere Rusya da bu yönde önemli mesafeler kat etmiş durumda.


↓ Youtube'dan Takip Etmek İçin Lütfen Kanalımıza ABONE OLUN


İlk olarak Amerikalı matematikçi John Von Neumann iklim değiştirme deneylerine başlamış. Bu deneyler özellikle soğuk savaş döneminde ABD Savunma Bakanlığı ile birlikte, daha o zamandan bazı iklim savaşı yöntemlerini öngörmüştü. Bugün, çevre şartlarını değiştirme teknikleri ABD ordusu tarafından uygulanmaktadır.

Bir süreden beri, bu konuda bir dizi kaynaktan bilgisel düzeyde inceleme ve araştırma yapıyorum ve edinmiş olduğum bilgiler neticesinde ABD ordusunun bu yönde hayli mesafe katettiği ve ileri düzeyde teknikler geliştirdiği gerçeği ile karşı karşıya kaldım dersem yalan olmaz.

ABD ordusunun bu yönde yapmış olduğu çalışmaların kısa adıdır HAARP. Yani Yüksek Frekanslı Aktif Aurora Araştırma Programı. Bu araştırma programı, Yıldız Savaşlarının bir parçası olarak geliştiriliyor ve bu programın en büyük özelliği atmosfer tabakasından işletilen ve Dünya’nın her tarafında tarım ve ekoloji sistemlerini alt üst etmeye gücü olan bir kitle imha silahı.

Savaşan güçler açısından bu denli devasa bir kitle imha silahına sahip olmanın hiç kuşku yok ki bir dizi avantajı vardır ve düşmanı zorlamak ve yok etmek adına gücü elinde bulundurana önemli imkanlar ve seçenekler sunar. Bu seçenekler arasında fırtına, sis, yağmur, sel, kasırga, kuraklık ve deprem gibi bir dizi doğal afet yaratma seçeneği vardır.

Aynı zamanda iklim değiştirme teknolojileri hem iç güvenlik ve hem de dış güvenlik alanındaki önlemlerin önemli bir parçası olacağı gibi, aynı zamanda uzayda hava şartlarını ekileyerek yapay iklimler yaratmak da söz konusudur.

Aslında BM bu konuda 1977 yılında bir adım atmış ve o dönemde almış olduğu bir kararla bu gibi iklim değiştirmeye yönelik çalışmaların yapılmamasına yönelik “uzun süre etkili olacak vahim sonuçlara yol açabilecek olan çevreyi değiştirme teknolojilerini yasaklayan” bir Uluslararası anlaşmayı kabul etmiş. Bu teknolojiler; dünyanın yapısını değiştirme, bitki ve su örtüsünü ve atmosferini ya da uzay yapısını değiştirme olarak tanımlanmıştı. 1977 yılındaki bu anlaşmanın özü 1992 yılında Rio de Janerio’daki Dünya zirvesinde de yinelenmek sureti ile askeri amaçlı kullanım konusunu bir tabuya dönüştürmüş.

Ne var ki Dünya’nın Jandarması ABD bu gibi hususları hiç bir zaman dikkate almadığı için, 1992 yılından beri daha aktif olarak iklim değiştirme teknikleri üzerinde çalışmalar yapmaya başlıyor.

HAARP 1992 yılında ortaya çıkıyor. Alaska’nın Gokona yöresinde yüksek frekanslı radyo dalgaları ile atmosferin üst tabakalarına çok yoğun enerji gönderebilen ve alan yüksek frekans antenlerinden oluşuyor.

HAARP’ın finansmanı ABD Hava Kuvvetleri, ABD Donanması ve İleri Düzeyde Savunma Araştırma Projeleri Ajansı tarafından sağlanıyor.

Bu konuda ABD kaynaklarının yapmış olduğu açıklamalara göre HAARP’in amacı; araştırma için atmosferin üst düzeylerinde bazı küçük, yerel değişiklikler oluşturmak.

Oysa bu konuda Uluslararası Halk Sağlığı Enstitüsü bir açıklama yapıyor ve HAARP’in dev bir ısıtıcı gibi işlediğini, atmosferin üst düzeylerine feci düzeyde zarar verebileceğini, Dünya’yı koruyan tabakada büyük yaralar açtığını söylüyor.

Peki bu söylenenlerin dışında HAARP programında başka neler varmış?

Mesela radyo iletişim hatlarını kırabilecek silahlar üretmek HAARP programında varmış. Mesela roket ve uzay gemilerine yerleştireceği aletlerle, elektrik ağlarında büyük kazalara yol açabilecek bir silah oluşturmak da varmış.

Petrol ve gaz hatlarında ciddi kazalara yol açarak, akıl sağlığını etkileyebilecek silah oluşturmak da HAARP programında varmış.

Dolayısı ile bu verilerin ışığından yola çıkarsak insanlığın karşı karşıya olduğu feci durum, akıl almaz boyutlarda. Şayet bu gibi silahların üretimi hayata geçerse, ABD dünyanın bir çok bölgesine inanılmaz zararlar verecektir. Başka ülkelerin ekonomilerini direkt olarak yerle bir edebilecektir.

Eko sistemleri ve tarımı etkileme amacı ile kullanılabilir. Dünyanın bir çok coğrafyasında istediği anda tarımı zayıflatabilir ve kendisine olan bağımlılığı daha da direkt hale getirebilir.

Yani daha açık bir ifade ile HAARP programı bir çok yönü ile diğer alışılmış stratejik silah sistemlerini gölgede bırakıyor.

Askerlerin uzaya olan ilgisi nükleer teknolojinin arkadaşı füze biliminin ortaya çıkışı dolayısıyla İkinci Dünya Savaşı sonrasında iyice arttı. İlk sürümler ses bombaları ve güdümlü füzeler oldu. Bunlara konvansiyonel silahların ve nükleer silahların potansiyel taşıyıcıları olarak bakılıyordu.

Füze teknolojisi ve nükleer silah teknolojisi 1945 ve 1963 yılları arasında eşzamanlı olarak gelişti. Atmosferik nükleer denemelerin yoğunlaştığı bu dönemde, gökyüzünün değişik katmanlarında ve yerin altında değişik patlama denemeleri yapılıyordu. Dünya’nın koruyucu atmosferine ilişkin bugün bilinen Van Allen Bağları gibi bir takım tanımlamalar stratosferik ve iyonosferik bir takım deneyler sonucunda elde edildi. Dünya’nın atmosferi, deniz seviyesinin 16 km üstünde trotosfer, 16-48 km yükseklikte stratosfer (ozon tabakasını oluşturur), 48-50,000 km yükseklikte iyonosfer adlı katmanlardan oluşur.

Dünya’nın koruyucu atmosferi ya da “deri”si deniz seviyesinin 3200 km üstünde yer alan ve evren ya da galaktik rüzgarlar tarafından püskürtülen yüklü parçacıkları yakalayan Van Allen Bağları denilen manyetik alanlardan oluşur. Bu bağlar, 1958’de Amerikanın ilk uydusu Explorer I’in ilk haftalarında keşfedildi. Bu bağlar, Dünya’nın yerçekimi ve manyetik alanında hapsedilmiş yüklü parçacıklar içeriyorlar. Protonlardan oluşan ve enerjileri 100 MeV’dan başlayıp astronomik değerlere kadar ulaşabilen temel galaktik kozmik ışınlar Güneş Sistemi’ne yıldızlar arası boşluktan girerler. Bunlar yüksek enerjili ışınların yaklaşık yüzde yüzünü oluştururlar. Güneş ışınları genelde 20 MeV’un altında (bu hala Dünya için yüksek bir enerji), bunlardan daha düşük enerji seviyelerinde bulunurlar. Bu yüksek enerjili parçacıklar, Dünya’nın manyetik alanı ve jeo-manyetik enlem (jeo-manyetik ekvatorun altındaki ya da üstündeki uzaklık) tarafından etkilenirler. Atmosferin üstündeki düşük enerjili protonların akı yoğunluğu kutuplarda, ekvatordakinden daha yüksektir. Bu yoğunluk ayrıca Güneş’in hareketinden de etkilenir; patlamalar minimumda olduğu zaman yoğunluk da en azdır.

Van Allen Bağları, yüklü parçacıkları (protonlar, elektronlar ve alfa parçacıkları) ve kuvvet çizgilerinin birbirine yaklaştığı kutupsal alanlara yönelen manyetik kuvvet çizgilerinin yanında uzanan bu sarmalı kapsar. Parçacıklar, kutupların yanındaki manyetik kuvvet çizgilerinin arasında ileri geri yansıtılırlar. Van Allen Bağları’ndan en alçak olanı deniz seviyesinin 7700 km üstündeyken en yüksek olanı yaklaşık 51500 km üstündedir. Britannica Ansiklopedisi’ne göre Van Allen Bağlarının en yoğun olduğu bölge Ekvator civarı iken kutuplarda etkileri yok denecek kadar azdır. Güney Atlantik Okyanusu üzerinde 400 km yüksekliğe kadar düşerlerken, Merkez Pasifik Okyanusu üzerinde yaklaşık 1000 km yüksekliktedirler. En alçak Van Allen Bağı’nda proton yoğunluğu, enerjisi saniye x santimetrekare’de 30 MeVun üzerinde 20,000 civarındadır. Elektronların en yüksek enerji seviyesi 1 MeVtur ve yoğunluğunu en yüksek değeri saniye x santimetrekare’de 100 milyon parçacıktır. En dış bağda ise proton enerjisi ortalama 1 MeV’tur. Karşılaştırma yapmak gerekirse; nükleer patlamada deşarj olan yüklü parçacıkların enerjisi 0.3 MeV ile 3 MeV arasında değişir ve medikal X ışınlarının en yüksek enerjisi 0.5 MeVtur.

ARGUS PROJESİ 1958

1958 yılının Ağustos ve Eylül ayları arasında Amerika Birleşik Devletleri Deniz Kuvvetleri, Güney Atlantik Okyanusu’nun 480 km üstünde -Dünya yüzeyine en yakın Van Allen Bağında- fizyon tipi üç nükleer bomba patlattı. Buna ek olarak Pasifik’teki Johnson Adası’nın 160 km üstünde iki hidrojen bombası patlatıldı. Askeriye bunun “şimdiye kadar girişilen en büyük bilimsel deney” olduğunu söyledi. Bu proje Amerika Birleşik Devletleri Savunma Bakanlığı ve Amerika Birleşik Devletleri Atomik Enerji Komisyonu tarafından “Argus” kod adıyla gerçekleştirildi. Amaç, yüksek irtifada gerçekleşen nükleer patlamaların radyo-transmisyonu ve radar işlemlerini (Elektromanyetik Vuru (EMP) dolayısıyla) ne kadar etkilediğini ölçmek ve jeo-manyetik alanı ve yüklü parçacıkların onun içindeki hareketini daha iyi kavramak gibi görünüyordu.

Bu devasa deney neredeyse tüm Dünya’yı kuşatan (iç) manyetik radyasyon yarattı ve iyonosfere dünya çapında etkileri olacak derecede elektron ve yüklü parçacık yolladı. Elektronlar manyetik kuvvet çizgileri arasında ileri geri gidip gelerek yapay bir “şafak” yarattılar ve Kuzey Kutbu yakınlarında atmosferi etkilediler.

Keesings Historisch Arcief (KHA) 13-20 Ağustos 1961’de Birleşik Devletler Ordusu’nun iyonesferde bir “telekomünikasyon kalkanı” yaratmayı planladığını duyurdu. Bu kalkan “3000 km yükseklikte olacaktı ve 2-4 cm uzunluğunda 350,000 milyon bakır iğnenin [toplam ağırlığı 16 kg] 10 km kalınlığında ve 40 km uzunluğunda bir bağ oluşturmasıyla gerçekleştirilecekti iğneler birbirine 100 metre uzaklıkta bulunacaklardı”. Bununla iyonosferin yer değiştirmesi tasarlanıyordu çünkü telekomünikasyon manyetik fırtınalar ve Güneş’ten yayılan parlak ışıklardan dolayı zayıflayabiliyordu.

STARFİSH PROJESİ 1962

9 Temmuz 1962’de ABD iyonosferle ilgili bir dizi deneye daha başladı. Onların tanımıyla: “60 km yükseklikte 1 kiloton, ve yüz metreler düzeyinde 1 megton ve 1 multi-megatonluk birer araç” (KHA, 29 Temmuz 1962). Bu denemeler en alçak Van Allen Bağı’nı şeklini ve yoğunluğunu yeterince bozacak kadar etkiledi. “Bu deneyde en alçak Van Allen bağı bir süreliğine yok edilecek; Bağ’daki parçacıklar birkaç saatliğine radyo iletişimi korunarak atmosfere geçecekler. İç radyasyon bağındaki patlama Los Angeles’tan görülebilecek yapay bir kutupsal ışık kubbesi oluşturacak (KHA, 11 Mayıs 1962). Bu nükleer patlama sırasında orada bulunan Fijili bir denizci bana bütün gökyüzünü alevler içinde görünce dünyanın sonunun geldiğini düşündüğünü söyledi. Bu, İngiltere’de Kraliçenin astronomu Sir Martin Ryle’ın şiddetli protestosunu anımsatan bir deneydi.

“Atmosferin 65-80, ve 280-320. kilometreleri arasında bulunan iyonosfer [o zamanki kavrayışa göre], patlamadan sonra oluşacak basınç dalgasının oluşturduğu mekanik kuvetler dolayısıyla bozulacak. Aynı anda, yüksek miktarlarda iyonlaştı rıcı radyasyon yayılacak ve atmosferin bu bölgesinde ki gaz bileşenleri iyonlaştıracak. İyonlaştırma etkisi, fizyon ürünlerinden kaynakla nan radyasyon tarafından güçlendirilecek.

Jeo-manyetik kuvvet çizgileri arasında hareket eden yüklü parçacıklardan oluşan en alçak Van Allen Bağı da… benzer bir biçimde dağıtılacak. Patlamanın sonucu olarak bu alan bölgesel olarak yok edilecek ve en alçak bağa sayısız yeni elektron getirilecek.” (KHA, 11 Mayıs 1962). “19 Temmuz’da… NASA, 9 Temmuz’da yüksek irtifada gerçekleştirilen nükleer deneme sonucunda 400 km ile 1600 km arasında bir radyasyon bağı oluştuğunu ve bunun Van Allen Bağı’nın geçici bir genişlemesi olarak görülebileceğini bildirdi.” (KHA, 5 Ağustos 1962).

Britannica’da açıklandığı gibi: “… Starfish [Argus Projesi’yle kıyaslandığında] düşük irtifadan L=3ün [yani Dünya yüzeyinin üç dünya yarıçapı ya da 13000 km yukarısının] ötesinde kadar uzanan çok daha geniş bir bağ oluşturmuştur.” Daha sonra 1962’de SSCB de Dünya yüzeyinden 7000 ve 13000 km yükseklikler arasında üç yeni radyasyon bağı oluşturacak benzer deneyler gerçekleştirdi. Ansiklopediye göre 1962’de ABD ve SSCB tarafından yapılan yüksek irtifa nükleer patlamaları sonucunda en alçak Van Allen Bağı’ndaki elektron akısı bir daha hiç geri dönmeyecek biçimde değişti. Amerikalı bilimcilere göre Van Allen Bağları’nın normal değerlerinde dengelenmesi yüzyıllar alabilir. (Araştırma: Nigel Harle, Borderland Archieves, Cortenbachstraat 32, 6136 CH Sittard, Hollanda.)

SPS SOLAR GÜÇ PROJESİ

1968’de ABD ordusu gücünü güneşten alan ve Dünya’ya 40,000 km uzaklıkta yörüngeye oturacak, solar radyasyonu üzerinde bulunan solar piller sayesinde engelleyecek ve bir mikrodalga demetiyle Dünya’daki alıcı antenlerle [rectenna -ÇN] gönderecek bir uydu teklif etti. ABD Kongresi Enerji Bakanlığı’na ve NASA’ya 1980 Haziran’ında tamamlanacak ve 25 milyon Dolar ayrılan bu projenin Çevresel Etki Değerlendirmesini yapmasını emretti. Bu proje, 30 yıl içerisinde kilowatt başına 3000 Dolar karşılığında ABD’nin 2025 yılındaki enerji ihtiyacının yüzde yüzünü karşılayacak 60 uyduyu kapsıyordu ve maliyeti 500,000 milyon Dolarla 800,000 milyon Dolar arasında (1968 yılının parasıyla) değişecekti. O zaman, projenin maliyeti Enerji Bakanlığı’nın bütçesinin 2 ila 3 katıydı ve projeyle üretilecek enerji geleneksel yöntemlerden çok daha pahalıydı. Alıcı antenlerin bulunacağı alanlar toplam 145 kilometrekarelik bir alanı kapsayacaktı ve insanların ve hayvanların ve hatta bitkilerin bile burada yaşamalarına izin verilmeyecekti. Her bir uydu Manhattan Adası büyüklüğünde olacaktı.

SATURN V PROJESİ 1975

Bir aksaklık sonucunda Saturn V Roketi 300 km gibi olağandışı bir yükseklikte yandı. Bu yanma “büyük bir iyonosferik delik” (Mendillo, M. ve diğerleri, Science s. 187, 343, 1975) oluşturdu. Bu karışıklık, birkaç saat süreyle 1000 km yarıçapında bir alanda elektron kitlesinin `’ın üzerinde kaybına neden oldu. Atlantik Okyanusu üzerindeki geniş bir alanda bütün iletişimin durmasına neden oldu. Anlaşılan, bu, egzos gazlarıyla iyonosferdeki oksijen iyonlarının tepkimeye girmesi sonucu meydana gelen bir olguydu. Tepkimede 6300 A’lik bir ışık yayıldı. 1975 ve 1981 yılları arasında NASA ve ABD ordusu bu yeni olguyu denemek için iyonosfer üzerinde temkinli deneyler gerçekleştirme yoluna gittiler.

SPS’İN ASKERİ ANLAMLARI

Solar Güçlü Uydu Projesi ilk kez 1978’de tekrar gözden geçirildi ve ben de bu sırada gözden geçirme jürisinde bulunuyordum. Her ne kadar bu program bir enerji programı olarak öne sürülmüşse de çok önemli askeri anlamları da vardı. İlk kez Michael J. Ozeroff tarafından işaret edilen en önemli anlamlarından bir tanesi, uyduya sahip olan anti-balistik füzeler (ABM) için bir ışın silahı geliştirilmesi olasılığı idi. Uydular, her birinden bütün bir yarımkürenin göründüğü mükemmel bir görüş açısı sunan jeo-senkron yörüngelerde bulunuyorlardı. Bir yüksek-enerji lazer demetinin düşman füzelerini yok edebilecek bir termal silah gibi kullanılabileceği spekülasyonları dolaşıyordu. Elektron demetlerinin yolunu ısıtmak için kullanılacak lazer demetleri yoluyla çalışan bir elektron silahından söz ediliyordu. SPS’ten ayrıca kişilere yönelik bir psikolojik silah olarak da bahsediliyordu. Eğer mikrodalga demeti alıcı anteninden düşman askerlerine yönlendirilirse kişilere karşı kızılötesi bir dalga-uzunluğu (görünmez) kullanılabilirdi. Ayrıca yanıcı maddeleri yakabilecek derecede yüksek enerji de yollayabilecek durumdaydı. SPS uydusundan lazer demeti yayını askeri amaçlarla diğer uydulara ya da diğer uydulara veya uçak gibi platformlara da yapılabilirdi. Diğer bir uygulama, lazer demetinin lazerle çalışan bir turbofan motorunun ihtiyaç duyacağı yüksek ısıdaki gazı oluşturmak için kullanılması olabilir. SPS genel paniğe neden olabilecek bir psikolojik silah niteliğinde. SPS, askeri operasyonları gerçekleştirmek için Dünya’nın her yerine güç aktarabilecek durumda. İnsanlı bir SPS platformu gözetim ve erken uyarı yeteneğine sahip olabilir ve denizaltılarla ELF bağlantısı kurabilir.

Ayrıca düşmanın iletişimini bozmak gibi bir yeteneğe de sahip olabilir. İletişimi bozmak ya da iletişim sağlamak gibi özellikleri gerçekten önemli özellikler. Başkan Carter da SPS’in iyonosferin fiziksel yapısını bozmak gibi bir yeteneği olduğunu ve ben dahil bu konuyu eleştiren birçok kişinin kuşkularına rağmen projeye devam kararı verdi. Neyse ki çok pahalıydı, Enerji Bakanlığı’nın bütün bütçesini bile aşan bir miktar gerekiyordu ve Kongre kaynak aktarmayı reddetti. Birleşmiş Milletler Silahsızlandırma Komitesi’ne bu konuda başvurdum ama Amerika projeyi Solar Enerji olarak adlandırmış olduğu için bunun bir silah projesi olmadığını söylediler. Aynı proje Başkan Reagan döneminde tekrar su yüzüne çıktı. Reagan, projeye Savunma Bakanlığı’nın en büyük bütçesini ayırdı ve Star Wars adını verdi. Daha yakın tarihi de olmasına rağmen planın bu aşamasında dinmiş olan tartışmaları tartışmayacağım.

1978’den sonra ABD, nükleer bir düşman ortamının radyo ve televizyon iletişiminde geleneksel yöntemleri kullanıyor olmasının olası olmadığını anladı (Janes Military Communications). 1982’de GTE Sylviana (Needham Heights, Massachusetts) Amerika Birlerşik Devletleri Hava Kuvvetleri Havadan Karaya Füzeleri (US Air Forces Ground Launch Cruise Missiles -GLCM) askeri komutanların öncelikle dost ve düşman bölgelerde füzeleri izleyip yönetebilmelerini sağlayacak bie elektronik alt-sistem geliştirdiler. Sistem, kara demet (görünmez) kullanılarak görülebilir ışınla yaratılan ve radyo ve televizyonu etkileyen bozmalara dirençli 6 alt-sistemden oluşuyor.

Kara demetler, atmosferde enerji plazma oluşumuna katkıda bulunuyor. Bu plazma, doğal sis ya da sanayi sisi gibi görülebilir hale gelebilir. Bazıları Güneş’in enerjisinden ayrı bir yüke sahiptirler ve kışın kutuplarda gözlendiği gibi Güneş’in enerjisinin yeterli olmadığı alanlarda toplanırlar. Kutupsal akım meydana geldiğinde, Güneş ortaya çıkar ve plazmayı iterek ozon tabakasında delikler oluşmasına neden olur. Bu askeri sistem Toprak Dalgası Acil Şebekesi (Ground Wave Emergency Network -GWEN) olarak adlandırıldı. (Bakınız: SECOMII Communication System, Wayne OLSEN, SAND 78-0391, Sandia Laboratuvarları, Albuquerque, New Mexico, Nisan 197? anlaşılan, bu acil radyo sitemi buluşu hiçbir zaman Avrupa’da uygulanmadı ve sadece Kuzey Amerika’da bulunmakta.

YÖRÜNGE MANEVRA SİSTEMİ 1981

Planın SPS uzay platformları inşasıyla ilgili kısmı, uzay mekikleri atılan roketleri yerine koyamadığı için tekrar kullanılabilir uzay mekiklerine bağlıydı. 1981’de yapılan Uzay Mekiği’nin NASA Spacelab 3 Görevi, mekik Yörünge Manevra Sistemi’nden (Orbit Maneuvering System -OMS) iyonosfere gaz enjekte ettiğinde iyonosferde neler olduğunu araştırabilmek için “bir beş yer merkezli gözlemevleri şebekesinin üzerinden bir dizi geçiş”ti. “İyonosferik delikleri indükleyebildiklerini” keşfettiler ve Millstone Connecticut ve Arecibo (Puerto Rica’da) üzerinde gündüz ve gece oluşan delikler üzerinde deneylere başladılar. “yapay olarak indüklenmiş iyonosferik boşalmaların etkilerini çok düşük frekanslı dalga boylarında ekvatoral plazma dengesizlikleri üzerinde; çok düşük frekanslı radyo astronomik gözlemlerinde Roberval, Quebec, Kwajelein (Marshall Adalarında) ve Hobart (Tazmanya)’ta üzerinde” denediler.

YENİ SHUTTLE DENEYLERİ 1985

“Yerel plazma konsantrasyonunda ani düşüşler yaratmak diğer bir deyişle iyonosferik delik oluşturmak” için OMS gazları kullanılarak Uzay Mekiğinin yeni [innovative] bir kullanımı, Dünya yörüngesinde uzay fiziği deneyleri gerçekleştirilebilmek için hayata geçirildi. Yapay olarak oluşturulmuş bu plazma boşalması plazma dengesizliklerinin büyümesi ya da radyo yayılım yollarının değiştirilmesi gibi diğer uzay olgularının da araştırılması için kullanılabilirdi. 29 Temmuz 1985’te gerçekleşen 47 saniyelik bir OMS yanması, günbatımında iyonosfere 830 kglık bir egzoz atarak gelmiş geçmiş en büyük ve en uzun ömürlü iyonosferik deliği oluşturdu. 1985 Ağustosu’nda Connecticut üzerinde 6 saniye ve 68 km boyunca yayılan OMS gazları 400.000 km^2 lik bir delik meydana getirdi.

1980’ler boyunca, Dünya çapında roket fırlatma sayısı 500 ile 600 arasında değişti ve 1989’da 1500’le en yüksek sayıya ulaşıldı. Körfez Savaşı boyunca çok daha fazla gerçekleştirildi. Shuttle, 45 metrelik ikiz ateşleyicileriyle katı yakıtlı roketlerin en büyüğüydü. Bütün katı yakıtlı roketler eksozlarıyla büyük miktarlarda hidroklorik asit salınımı yaparlar, öyle ki her Shuttle’ın her uçuşunda stratosfere 75 ton ozon-yıkıcı klor bırakıyordu. 1992’den beri fırlatılanlar (ozon tabakasının da içinde bulunduğu) stratosfere ise daha da fazla, yaklaşık 187 ton, ozon-yıkıcı klor bıraktılar.

GÜÇLÜ MEŞELER 1986

1986 Nisan’ında, Çernobil Faciası’ndan hemen önce, ABD Nevada Test Alanı (Nevada Test Site)’nda Mighty Oaks (Güçlü Meşeler) adlı başarısız bir hidrojen denemesi gerçekleştirdi. Yerin çok çok altında gerçekleştirilen bu deneme, bir odacıkta gerçekleştirilen bir hidrojen bombası patlamasından oluşuyordu. Odanın iki metre kalınlığında ve patlamanın ilk milisaniyelerinde kapanacak, kurşunla güçlendirilmiş bir çelik kapısı vardı. Kapı, yalnızca ilk radyoaktif demetin pahalı aletlerle donatılmış “kontrol odası”na girmesine izin verecekti. Radyasyon, bir silah ışını gibi yakalanacaktı. Kapı planlandığı kadar çabuk kapanmayınca radyoaktif gazlar ve enkaz da kontrol odasına girerek milyonlarca dolar değerindeki ekipmanı yok etti. Bu deney, X-ışını ve parçacık silahları geliştirme programının bir parçasıydı. Burada ortaya çıkan radyoaktif salınım da her şeyden en az Çernobil kadar sorumludur.

ÇÖL FIRTINASI 1991

13-19 Nisan 1992 tarihli Defense News’e göre, ABD Çöl Fırtınası’nda bir nükleer silahtan kaynaklanan elektrikği taklit etmek üzere bir elektromanyetik puls [pulse] silahı (EMP) konuşlandırdı. The Sandia National Laboratory, saniyenin 20 ila 25 milyarda birlik bir zaman diliminde 20 trilyon Wattlık puls üretebilecek yetenekteki elektron ışın jeneratörü Hermes II’yi barındırmak üzere Kirkland Hava Kuvvetleri Üssü’nde 23 bin metre karelik bir laboratuar inşa ettiler. bu X-ışını simülatörünün adı Parçacık Işın Füzyon İvmelendiricisi’ydi. Bir metal tabakaya çarpan elektron akımı X-ışınları ya da gama ışını oluşturabilirler. Hermes II, 1974’ten beri elektron demetleri üretiyor. Bu planlar, görünüşe göre, haklarında ayrıntılı bilgiye sahip olunmadığı halde, Körfez Savaşı boyunca denendiler.

YÜKSEK FREKANSLI AKTİF AURORAL ARAŞTIRMA PROGRAMI HAARP 1993

HAARP Projesi, ABD Hava Kuvvetleri ve ABD Deniz Kuvvetleri’nce müşterek olarak yürütülüyor ve Gakona (Alaska)’da bulunuyor. Proje, “iletişim ve gözetim sistemlerine alternatif oluşturabilecek iyonosferik süreçleri anlamak, taklit ve kontrol etmek” için tasarlandı. HAARP Projesi aşağıdakileri gerçekleştirebilmek için iyonosfere 3.6 Gigawatt gücünde yüksek frekansta efektif güç salmaya yöneliyor:

Batık denizaltılarla iletişim kurabilmek için aşırı düşük frekanslı dalgalar (ELF) üretmek;
Doğal iyonosferik süreçleri tanımlayıp karakterize ederek onları hafifletmek ve kontrol etmek için jeo-fiziksel sondaları yönetmek;

Büyük miktarda yüksek frekaslı enerjileri odaklayabilmek için iyonosferik lensler üreterek böylece potansiyel olarak Savunma Bakanlığı yararına kullanılabilecek tetikleyici iyonosferik süreçler oluşturmak; Kızılötesi (IR -infrared) ve radyo dalgalarının yayılım özelliklerini kontrol edebilen diğer optik yayılımlar için elektron ivmelendirmek; Radyo dalgalarının yansıma ve saçılma özelliklerini kontrol edebilmek için jeo-manyetik alan yönelimli iyonizasyon oluşturmak;

Radyo dalgalarının yayılımı üzerinde yatık ısıtma kullanarak etkiler oluşturup bu yolla iyonosferik gelişim teknolojilerinin askeri kullanım alanlarını genişletmek.

Poker Yassı Füze Rampası (1968’den günümüze)

Poker Yassı Füze Rampası Alaska’da Fairbanks’in 50 km kuzeyinde 1968 yılında inşa edildi. Bu proje, NASA’yla anlaşma halinde Geophysical Institute ve Alaska Fairbanks Üniversitesi tarafından yürütülüyor. Yaklaşık 250 önemli füze rampası burada bulunuyor ve 1994’te 16 metre uzunluğunda bir füze NASA’ya “atmosferde küresel iklim değişimleriyle ilintili gerçekleşen kimyasal tepkimeleri anlamakta” yardım etmek için buradan fırlatıldı. Benzer deneyler, ama bu kez Kimyasal Fırlatma Modülleri (CRM) kullanılarak Manibota’da Churchill’de de yapıldı. 1980’de Brian Whelan’ın “Waterhole Projesi” kuzey kutbundaki auroranın zarar görmesine ve geçici olarak ortadan kalkmasına neden oldu. 1983 Şubatı’nda iyonosfere salınan kimyasal maddeler Chuchill üzerindeki auroranın zarar görmesine neden oldu. 1989 Martı’nda iki Black Brant X ve iki Nike Orion füzesi Kanada üzerinden fırlatıldı ve yüksek irtifada baryum salınımı yaparak yapay bulutların oluşumuna neden oldular. Bu yapay bulutlar Los Alamos (New Mexico) gibi bir uzaklıktan bile gözlenebiliyorlardı.

ABD Deniz Kuvvetleri de Alaska’da Yüksek Güçlü Auroral Uyarım (HIPAS) araştırmaları yapmaktalar. Bir dizi kablo ve 15 metrelik bir anten yoluyla atmosferin yüksek kısımlarına ışın demeti halinde yüksek yoğunluklu sinyaller göndererek iyonosferi kontrollü bir biçimde uyarıyorlar. Daha 1992’de Deniz Kuvvetleri, 10 km uzunluğunda antenler yapıp aşırı düşük frekanslı (ELF) dalgalar üreterek denizaltılarla iletişim kurmaktan bahsediyordu. Bu deneylerin diğer bir amacı da füzyon prensiplerini araştırmak olarak tanımlanıyor. Şimdi artık mekik uçuşları bir elektron demetiyle auroralar üretebilecek durumdalar.

Flanagan’ın Nörofonu

Amerika’nın en yetenekli mucitlerinden Dr. Patrick Flanagan 1962’de tıbbın değişeceğini öngörmüştü. “Bir gün tıbbi pratiğin tüm konsepti elektronik tarafından değiştirilecek. İnsanlar ilaçtan ziyade elektronik olarak tedavi edilecek.” diyen Dr. Flanagan, o zamanlarda muhtemelen hâlâ en gelişmiş beyin yönlendirme aracı olarak kabul edilen “Neurophone”yi (elektronik telepati makinesi) keşfetmişti.

Flanagan son söyleşisinde HAARP’in sadece Dünya’nın en büyük İyonosferik ısıtıcısı değil, ayni zamanda tasavvur edilmiş en büyük beyin yönlendirme cihazı olduğunu not etmektedir. HAARP kayıtlarına göre, cihaza son sekli verildiğinde (cihaz tüm bölgesel toplulukları etkilemeye yetecek düzeyde enerjiye sahip birçok dalga formu kullanır), VLF ve ELP dalgalarını gönderebilecek.

Dr. R. 0. Becker 60’ların başında ELF taşımak için DC akımının üstüne sinyal ekleyerek ELP deneyleri yaptı. Becker bu konsepti bir ELF kullanarak test etti, 110 Hertz (pulses per second) sinyal insanlar üzerinde, test subjeleri arasında yükselen bilinç kaybı sonucunu verdi. Sonuçlar ELF’nin yani insanin beyin fonksiyonlarının en çok etkileyen frekansların, dışardan çok derin sonuçlarla manipüle edilebilir olduğunu gösterdi.

1958’de Dr. Patrick Flanagan 14 yaşındayken nörofonu icat etti. Bu, ona zamanımızın en parlak mucitlerinden biri unvanını kazandırdı. Nörofon cihazı, sesi (kelimeler ve müzik gibi) elektrik uyanışına (impulse), hem de bunu vücut üzerindeki herhangi bir noktadan direk olarak kulak ve bütün duyma mekanizmasını büsbütün baypas edip beyne transfer ederek, dönüştürebilir. araştırmacılar teknolojiyi tartışırken, altı yıldan fazla bir süredir “Birleşik Devletler Patent Ofisi” cihaz için patent vermeyi reddetmektedir. Sonuçta hükümet nörofonun asla çalışmayacağını açıkladı ve patenti reddetti. Bundan sonra Flanagan ve avukatı, çalışan cihazı inceleyicisine göstermek amacıyla alet modeliyle Washington DC’ye gittiler. İnceleyici ikiliye sağır olan isçilerinden biri üzerinde kullanılıp olumlu sonuç alındığı takdirde cihaz için patenti tekrar açacağını ifade etti. Alet denendi, sağır işçi gönderilen sesi duydu ve patent onaylandı.

Dr. Flanagan daha sonra Tafts Üniversitesi’ne çatışmak üzere gitti. Burada nörofonun bir sonraki araştırma kademesini geçme amacıyla çalıştı. Deniz Kuvvetleri için insan ile yunus konuşması üzerine çalışmaya başladı. Bu araştırma 3 boyutlu (3D) holografik ses sisteminin gelişmesine olanak sağladı. Bu sistemin özü bir sesin uzayda herhangi bir yere yerleştirilmesi ve bir dinleyicinin bu sesi fark edebilmesine dayanır.

İlave çalışmalar dijital nörofonun gelişmesine büyük olanak sağladı. Cihazın önemini keşfeden ABD Savunma îstihbarat Ajansı (DIA) acil olarak onu ulusal güvenlik maddesi olarak gizlilik altına aldı. Dr. Flanagan yeni çalışmalar yapmaktan ve teknolojisi hakkında konuşmaktan 4 yıl boyunca men edildi. Güvenlik gerekçesi sonunda kaldırıldıktan ve ilk nörofonun icadından 20 yıl sonra Dr. FIanagan sınırlı olarak Mark XI ve Thinkman Model 50 üretebilme aşamasina geldi ve bunlar öğrenme aletleri olarak kullanıldı çünkü ilkel örneklerdi.

O yıllardan itibaren Flanagan periyodik olarak yeni konsept üzerinde çalıştı ve nörofonik teknoloji için gelişmeler dizayn etti. Bu cihazın gelişmiş şekilleri, bilgisayar beyin etkileşimi cihazları olarak kullanılabilir. Büyük miktarlarda düzgün olarak formatlanmış enformasyonun uzun dönem hafızaya transfer edilmesi fikri eğitimde devrim niteliğinde bir gelişmedir.

Nörofon şimdiye kadar geliştirilmiş en güçlü beyin yönlendirme aletlerinden biridir. Flanagan son yıllarda diğer iletim modelleri üzerine vurgu ile bu teknolojiler üzerine çalışmaya devam etti. DIA’nin nörofona ilgisi vardı. Onu geliştirmek için çalışmaya devam ettiler. Patrick ve Crystel Flanagan HAARP projesinin, bu radyo transmiterinin veya İyonosferik ısıtıcının kablosuz bir nörofon olarak kullanılabilmesinin mümkün olduğunu söylüyorlar. Bu kullanımın hangi imkanlara sahip olduğu ise çok açık.

“Real Time Brain Biofeedback” (Ayni Anda Beyin Destek Yankısı) beyin araştırmalarında başka bir alan. Bu alan, düşünce kontrolünün elde edilmesinde yeni yaklaşımlar sunuyor. İnteraktif beyin teknolojileri ile şimdi beyin dalgalarını “gerçek zaman temelinde görmek mümkün, böylece bu aletleri kullanan bireyler bir kimse düşünürken beyin dalgalarının grafiksel olarak neye benzediğini bilgisayar ekranında görebilirler. Hükümetler bu teknolojilerle tehlike olarak gördükleri kalabalıkları kontrol altında tutmak için ilgileniyorlar.

HAARP’in kontrat dokümanlarında ve planlama kayıtlarında açıklanan olanakların, yazarlar tarafından toplanan Hava Kuvvetleri materyallerinin teşhiriyle birlikte dikkatlice yeniden gözden geçirilmesinden sonra elektromanyetik dalgaların düşünce kontrolü için sunduğu imkanlar apaçık ortaya çıktı. HAARP iletim (transmiting) sistemi, dikkatsizce veya kasten zihinsel fonksiyonları değiştirmek için kullanılabilir.

Dr. Delgado 1952’den beri insan beynini araştırıyor ve sonuçlarını yayımlıyor. Çalışmaları düşünce kontrolü üzerinde odaklı. Onun ilk çalışmaları bizim insan beynini anlamamıza öncülük etti. Çalışmalarını 1969 yılında yazdığı Physical Control of the Minâ: Toward a Psychocivilized Society (Düşüncenin Fiziksel Kontrolü: Psikomedeni Bir Toplum …. özetledi Bu erken çalışma temelde hayvanların araştırılmasıydı ve hayvanların beynine elektrod sokmayı içeriyordu. Subjesinin beyninde elektrik akimi imal ederek davranışı manipüle edebileceğini buldu. Delgado, uykudan yüksek heyecanlı bilinç durumlarına kadar bir dizi etki yaratabileceğini keşfetti. Daha sonraki çalışmaları kablosuz olarak yapıldı. düşünce manipülasyonu etkisini belirli bir uzaklıktan, herhangi bir fiziksel kontak veya manipüle edilen canlı üzerinde araç olmadan aktivite etti. Delgado, frekansı veya kobay üzerindeki dalga formunu değiştirerek, onların düşünmelerini ve duygusal durumlarını tamamen değiştirebileceğini buldu. Aynı zamanda hükümet tarafından kötüye kullanma olanakları açılırken Delgado’nun çalışmaları diğer pek çok araştırmacı için temel oldu.

Delgado’nun araştırması 1969’da CIA/OR için çalışan Dr. Gottlieb tarafından, bu teknolojinin mümkün kullanımlarını ararken yeniden değerlendirildi. O zamanlarda çalışmanın hâlâ ham olmasıyla birilikte, CIA Delgado’nun görüsünü psikomedeni bir topluma izin verecek teknikler açısından paylaşıyordu.

Bu süre içinde Tulana Üniversitesi’nden bir nöroloji operatörü olan Dr. Heath bu ihtimali beyinde elektriksel tahrik (ESB) çalışmasıyla gerçeğe yakin hale getirdi. ESB insanda zevkli ve korkutucu halüsinasyonlar yaratabiliyordu.

CIA’nın düşünce kontrolüyle ilgilenmesi Kore Savaşı ile başlamıştı. CIA bu alanda çeşitli fiyaskolarla sonuçlanan araştırmalara başladı. Bunların bazıları üstü örtülmüş skandallardır: Kanadalı vatandaşların izinleri olamadan zihinsel olarak manipüle edilmeye çalışılmaları, binlerce üniversite öğrencisi ve askeri personel üzerinde LSD denemeleri gibi.

Delgado’nun kablosuz etkileri CIA’nın ağzını sulandıran bir düşünce oldu. Delgado hayvanların belirli bir elektromanyetik alanın içine konup sonra herhangi bir fiziksel kontak olmadan manipüle edilebileceğini keşfetti. Bu teknolojiler başka araştırmacılar tarafından fark edildi ve çok hızlı bir gelişme yaşandı.

HAARP program menajeri J. Heckscher, HAARP içinde kullanılan frekanslarını ve enerjilerin kontrol edilebilir olduğunu ve bazı uygulamalarda 120 Hertz dizisinde titreştirileceğini söylüyor. Bu da HAARP’in düşünce kontrolü amacıyla kullanılabileceğini gösteriyor.

HAARP sistemi çok büyük kontrol edilebilir bir elektromanyetik alan yaratıyor ki bu, Delgado’nun EMF’si ile karşılaştırılabilir. Bir nokta dışında: HAARP sadece bir odayı doldurmuyor, potansiyel olarak büyük bir bölgeyi hatta bir yarımküreyi doldurması mümkün. Temelde HAARP transmiteri bu uygulamada Dünyanınki ile (ki Dr Dolego’inin kablosuz deneylerinde ihtiyaç olunandan 50 kat daha fazladır) aynı düzeyde enerjiyi dışarıya yayıyor. Bunun anlamı eğer HAARP doğru frekansa getirilirse, sadece doğru dalga formlarını kullanarak zihinsel ayırma, bir bölgenin tamamında kasten veya radyo frekans iletiminin yan etkisi olarak oluşturulabilir.

SONUÇLAR

HAARP’ın izole bir proje olduğunu ve genişletilmeyeceğini söylemek çok düşüncesiz bir varsayım olurdu. Bu proje elli yıllık yoğun ve zararı artan bir proje olarak atmosferin üst katmanlarında olanları anlamaya çalışıyor.

HAARP’ı ABD tarafından ayrı olarak planlanan uzay laboratuarı projesinden bağımsız düşünmek yine düşüncesiz bir varsayım olurdu. HAARP, uzun tarihsel geçmişe sahip ve kasıtlı olarak askeri karakterli olan bir araştırma ve geliştirme çalışmasının önemli bir parçasıdır.

Bu projelerin birleştirilmesinin askeri anlamları son derece dehşet vericidir. Bu projenin temeli iletişimin kontrolü, düşman ortamlarda iletişimin gerek engellenmesi gerekse sağlanmasıdır. Böyle bir kontrol sisteminin sahip olduğu ve kullanabileceği gücün büyüklüğü aşikardır.

HAARP/Uzay Laboratuvarı/Füzeler’nin nükleer bombayla kıyaslanabilecek büyüklükte enerji sağlamak için Dünya üzerinde herhangi bir yerde lazer ve parçacık demetleri yoluyla bir araya getirilmesi korkutucudur.

Bu proje halka, geliştirilen silahlara karşı bir uzay kalkanı olarak “satılmaya” ya da daha enayiler için ozon tabakasını onaracak bir araç olarak tanıtılmaya çalışılacak gibi.

Başta Dr. Nick Begich ve Jeane Manning’in araştırmaları olmak üzere tüm araştırmacıların çalışmaları, HAARP’ın pek de masum bir girişim olmadığının işaretlerini veriyorlar. Bu görüşlere göre HAARP tamamlandığı zaman ABD’nin elindeki olanaklar şunlar:

Atmosferi Manipüle Etmek ve Modifikasyon Sağlamak; Askeri ve güçlü bir silaha sahip olmak; Geniş kitlelerin düşüncelerinin ve ruhsal durumlarının kontrol edilmesini sağlamak; Kendi komünikasyon sistemini geliştirip istenilen ülkelerin sistemlerini çökertmek.

ABD’nin kirli sicili; bilimi, teknolojiyi ve bilim insanlarını nasıl kullanageldiği düşünülürse ve ortaya konan deliller göz önünde tutulursa yapılmak istenenlerin bunlar olmadığını söylemek çok zor.

DİPNOTLAR

* Solar: Güneş’le ilgili, Güneş kaynaklı.

** Auroral: Bir gezegenin manyetik kutupsal bölgelerinin atmosferinin yüksek katmanlarında gezegenin manyetik alan çizgileri boyunca hızlandırılan elektronlar tarafından uyarılan atomlardan ışık salınımı nedeniyle oluşan ışık hüzmeleri.

KAYNAKLAR

Advanced Space Research, Vol. 8, No. 1, 198?
C.L. Herzenberg, Physics and Society, April 1994.
R. Williams, Physics and Society, April 1988.
B. Eastlund, Microwave News, May/June 1994.
W. Kofinan and C. Lathuillere, Geophysical Research Letters, Vol 14, No. 11, pp 1158-1161, November 1987 (Includes French experiments at EISCAT
G. Metz and F.W. Perkins. Ionospheric Modification Theory: Past Present and Future, Radio Science, Vo1.9, No. 11, pp 885 -888, November 1974.
Earthpulse Press

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here